Bir çocuk, evin balkonundan aşağıya uzatmış korkularını. İpin ucuna bağlamış terliği, ayağının boşluğunda teslim. Salıveriyor ve başlıyor sallamaya. Bir o yana bir bu yana. Derken aklı karışmış gibi yüzünü buruşturuyor. Yorgun bakışlar düşüyor terliğin gel-gitlerine. Bir o yana bir bu yana.
Şehla bakışlarını doğrulttu birden sıyrılıverdi içindeki çocuk, ansızın yetişkin bir beden içine girmiş gibi algıladı zamanı. Birdenbire beliriveren şimdiki zaman. Oysa mazi ile bugün arası çıkılmış yolculuğun yorgun ifadesi yüzüne çoktan çökmüştü. Yüzünde, ruhunu tamama erdirmeye uzanan zamanların tortusu.
Neden sonra aşamalı hatırlayış silsilesi. Doğru ya, az önce gördüğü metruk binanın önünde kasvetlenmişti. Hayra yorulası bütün anıları düşüp, yerlere saçılmıştı. Evet, evet! Ne olduysa sonrasında olmuştu. Toplamak için telaşla eğildiğinde, o içinin balkonunda duran çocukla yüz yüze geldi ve çocuk korkularıyla…
İçinde olmayan ayağın boşluğunda asılı duran terlik, bir şakül ayarında tuttu düşüncelerini. Bir sarkaç! Bir o yana bir bu yana.
Arnavut kaldırımı taşlarına büyük gelen adımlarını, taşların çapına sığdırma çabasındayken ansızın başını kaldırdı. Gözlerinde bir suretin gölgesi. Gözbebekleri büyüdü. Üzerinde “Anlatamıyorum” diye haykıran şairin dizelerinin yazılı olduğu kitapbankta, tanışıklığı ezele dayalı bir yüz oturuyordu ki bu tanımayı muhabbetlerinin bitiminde özümseyecekti.
Bir ilham! Habersiz bir randevu noktasında, hikayesini beklediği bir sır yolcusu. Nasibin tecellisi, istemsiz beliriveren tebessümün ardı “Merhaba!” oldu. Sır yolcusu, sanki beklenen konuk gelmiş edasında “Buyurunuz! Oturunuz hanım kızım.” derken bankın üzerinde “Ağlasam sesimi duyar mısınız, mısralarımda” dizesi belirdi. Şaşkın fakat emin bir halde otururken, bir o yana bir bu yana sallanan sarkaç, zihninde Orhan Veli mısralarına bezenerek salınışına devam etti.
“Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.”
Ve başladı sır yolcusu anlatmaya…
Her türden her telden yarım hikayeler alıyormuş. “İnsanlar hayatları boyunca yarım hikayelerinin sancısındadır.” olmuştu, zihni sarkacın tesirinde olanın anlamsız bakışlarına karşılık ilk açıklaması.
Ve kalender bir eda içinde devam etmişti: “Tüm insansı yaşantılar yarım kalmak için değil bilakis tamama erişme gayretiyle var olur. Ancak devinimde sıra acıya geldiğinde pes ediş heybesinde bulur kendini çoğu hikaye. Çoğu atıl vaziyette bırakır onları, mahzun!”
Şiir kuyusuna atıyor ve düşünce ile harmanlıyormuş bütün natamamları.
Sarkaç, şaşkınlığına ritim tutarken; “Düğümlerin körlüğünde tüm duyuşlarım gönül gözüne hemhâl olma sancısında.” diyerek bıraktı sır yolcusunun heybesine yaşamı…
Sır yolcusu, “Çek aklını, şakülü kaymış insan öbeklerinden de kahırda saklı olan gizli lütufları gör*. Lâl oluşta içini gör.
Ayası nasır bağlamış çilenin
Bir yol ortasında.
Kuru yaprak kaygan zemin
Ab-ı devran gölgesini düşürüyor
Falcı kör!
Hayatın çizgisini ayada arıyor
Başlara tac bir şair yanılgısında
Bir kadının elleri…
Oysa
Parmak uçlarında taşıyor
Çocuk sevinçlerini
Yaşlanmadan büyüyor
Yalnızca sükutta
Bir seyirci yalnızlık.” diyerek, iade etti hikayesini.
Dünya saatiyle uzun zamanlar geçti de bir daha karşılaşmadılar. Sarkaç son soluğa kadar salınacak ve ruh, Öz’üne bir adım daha yaklaşmak için çok sırrı kuşanmayı susarak dileyecek.