 |
ANKET |
|
|
|
|
|
 |
TARİHTE BUGÜN |
|
|
|
 |
ANNELER GÜNÜ |
İşte, gelen yine bir Anneler Günü! O güzeller için her türlü bahane değer. Hazır mı hediyeniz? Benimki günler önceden belli.
Sen, siyah-beyaz birşey giy en iyisi dedi, yakışıyor sana. Gelinin? dedim, ona hangi rengi ayırdın? Onun rengi belli; gözlerine uydursun yeter dedi..Gülümsedi, güzeldi gelini, severdi... Can gariplik mi bilir? Hasta yatağında konuşulacak şeyler değildi. Ah! Keşke bu olsaydı dert, dayı oğlunun düğününe yetişecek kıyafet. Beni boşver, seni gelinlerden alâ donatmaz mıydım? Gelin... Ne kadar neşeliydi rahmetli dedem rüyamda dün gece. Arabalar tutmuş, gelin almaya gidiyormuş. Bir gelini olacakmış halâ dedemin... Hayır olsun inşaallah. Sordu; “O zamana kadar çıkar mıyız buradan? İyileşir miyim ben?” Elbet iyileşecekti, en fazlası bir kılcal damar kanaması beyinde, tansiyondan. “Çıkarız inşaallah” dedim. “Yaşlandıkça anneannen gibi olacağım bak, böyle tansiyonum yükselip duracak.” dedi. Filmdi, tahlildi derken, hırpalanmıştı iki günde. Olsun, kızı ayrılmamıştı başından. Okutmuştu onu iyi ki, her yere girer çıkar, lazım doktoru da, ilacı da bulurdu, bir yüksek tansiyondu alt tarafı; anacığından yadigâr. Kızı gerekeni yapacaktı işte endişeye gerek yoktu. MR raporlarıyla gelen babam uyumuş buldu onu. Nasılsa ağrı dinmiş, içi geçmişti. Bırakıp, birlikte çıktık yanına; baktı doktor, yüzü değişti. Evir, çevir tersti birşey. Bir tümör dedi, kötüsünden... Yani?.. Alınması gerekir bir an evvel. Sonra?.. Görmeden birşey denmez, patoloji sonucu olmadan konuşamayız. Kim konuşur?? Tabii ki hocalarımız da var başka yerde ama hastanemiz de, biz de iyiyiz bu konuda, ameliyatını yapabiliriz. Sandalye tepesinde üçüncü sabahtı, kahvaltı kuyruğundaydı diğer refakâtçiler. Ona kahvaltı yasak, tetkikler için yine kan alınacak. Kendisini bırakmış, beni düşünür bu halde de. ”Sen dün akşamdan beri bir şey yemedin, halsiz düşersen bana nasıl bakacaksın? Haydi ye birşeyler de sevineyim. Söyle babana dışarıdan getirsin sana.” dedi. “Ah! Sen üzme asıl beni, yorma o güzel başını. Yermişim yemezmişim umrumda değil. Şu dert bizden gitsin, o zaman bakalım, ah!” diye geçirdim içimden, dilime dökülmedi. Gönlü olsun diye, bir iki bisküvi için komodinin çekmecesini açmamla; kumral kaçışmalar oldu paketler üzerinden. Yeni kurulmuş fakülte hastanesinin henüz çözemediği sorunlardan biriydi sadece. İştah mı kalırdı adamda görmekle ya, öyle değil benimki.. Deselerdi; yok birşeyciği hastanızın, şu ilacı alsın düzelecek, tıpış yürüyüp çıkacak buradan, herşey eskisi gibi olacak. Sevinçten, yahut ben öyle yaparsam düzelecek olsa... Ah! Yemin olsun ekmek arası çıtır çıtır yemez miydim o kumralcıkları, çaresi bundan olsa... Olmalı, bir çaresi olmalı, yok yerden, başka yerde, başka doktordan...Durmamalı. Geceki telefon konuşmalarımda bir arkadaşın tavsiye ettiği isim... Arıyor, ulaşıyorum; filmleri alın gelin diyor, hastayı getirmenize gerek yok şimdilik. Akşam konuştuğum doktora kararımı bildirmek için babamın gelişini fırsat bilip ayrılıyorum yanından. “Ben filan yerde filan hocaya da göstereceğim, filmleri almam lazım.” diyorum, vermiyor doktor. Prestij meselesiymiş hastanenin. Henüz koca koca “Hasta Hakları” başlıklı tabelalar asılı değil o zamanlar hastane duvarlarında, belki de ondan. Belki de ellerine böyle bir vaka düşmüş, kaçar mı? Tecrübe edecekler. Hocasına gidiyorum, annem yaşlarında bir hanım, yüzünde de aynı tebessüm. İzah ediyorum: Ben şu sebeple istiyorum ama asistanınız filmleri vermiyor, yeniden çektiremem, ayağa kalkamıyor ki hastam, ne yapayım şimdi? Zarfın içinde bir tane kalsın diyor baş ucunda bıraktıklarından. Al git benim haberim yok, seni görmedim. Teşekkürlerim çağlıyor kendisine. Dediği gibi filmleri alıp koşuyorum umutların şehrindeki hocaların hocasına. Uzak değil, yakın. Beş dakika filme baktıktan sonra dönüp “Bir ay” diyor hocaların hocası... Bir ay sonra ameliyat mı? Öne alın lütfen, geç olmaz mı? Yaşayacağı bir ay diyorum dedi en fazla. Ne demek? Yermden fırlıyorum. Hastamız diyoruz da annemiz o bizim, olmazz ??.. Amerika'ya götürürüm, Avrupa'ya götürürüm, yerini söyleyin yeter ki. Uzaya da götürsen değişmez, bu hastalık böyle. Nasıl konuşuyordu yahu böyle kesin! Ümit yok mu? Ümit Allah’tan, böyle kalsın diyemeyiz, hemen getirin, ameliyat edelim. Götürdük elbette, bir umut... O süreci başka türlü nasıl yaşardık gözümüzün önünde? Eli kolu bağlı nasıl beklerdik. “İyileşemeyeceksin” diye nasıl söylerdik? Gittik hastanelerin hastanesine... Ameliyattan çıkacağı bile garanti değildi; yoğun bakımı da çabucak atlattı. “Başımdan bir dikenli tel topu alındı sanki” diye anlattı halini. Ağrısı dinmiş, gülümsemesi geri gelmişti, hani yüzü gözü açıldı derler ya öyle... Biz başucunda pervane, onda moral, bizde umut. Ameliyat ekibinin de hoşuna gitmişti durumu. Kontrol sonrası ekipten bir doktor beni çağırıp “Erken konuşmuş olmak istemiyorum, doğruyu pataloji sonucu verecek ama ilk teşhiste yanıldığımızı düşünüyoruz. Kronik bir durum olsa da ölümcül bir tümör değil, yaygın bir iltihap olduğunu sanıyoruz şimdilik” demez mi?.. İşte bu... Yıllardır izlediğimiz filmlerde görmeye alıştığımız sahne bu. Bildik senaryo, mutlu son. Uykusuz gecelerime değdi. Aramızda olmalı, bizimle devam etmeliydi hayata. O bizim dünyamızdı, kıymetlimizdi. “Bir ay” diyen doktor ne anlasındı bunu. Benim onunla paylaşacak çok sevincim olacaktı daha. Omzuna başımı dayayacak başka üzüntülü günlerim. Ondan öğreneceklerim. Onunla gezeceklerim arkadaş arkadaş; olmaya fırsat bulamadığımız kadar. O kırksekiz, ben yirmisekiz yaşında iki kafadar. Kendi anneliğimi unutup bir gece koynunda uyuyasım vardı daha. Neler neler daha da... Herkes öyle olsun istedi de senaryo öylesi değildi, çok geçmedi, anladık. Hasta yatağının etrafında çocuklarıyla, neşe içinde geçirdiği bir “Anneler Günü” ertesi patoloji sonucu geldi. Hocaların hocasının dediği gibiydi durum; kötüydü işte, en kötüsü. Beyni sinsice kaplamış, sınırları belirsiz bir tümör. Her an herşey olabilirdi... Oldu. Sonraki sabah aniden, tüm tablo değişti. Üşüdü, titredi, ellerimi sıktı, gözlerini gözlerime dikti, kendinden geçti. Nöbet dediler, nabız yok dediler, elektroşok dediler, oksijen diye bağırdılar. Elimizden geleni yaptık dediler ve sonunda “başınız sağolsun” dediler. Gözleri gözlerimdeydi dayanabildiği kadar. Onlarla sarıldı bana. Gözleriyle kucakladı, öptü, sevdi, kokladı. Kardeşlerimi de bende. Olası ömrünün kalanını o bakışa sığdırıp bitirdi. Gelini öylece dedeme gitti... Ardından bir sesleniş, üç kardeşte son kez söylendi ve sustu: “Anneemm!..” Hediyem işte o zamandan beri belli; ruhuna okuyabileceğim dualar, her yıl aynı. Yanağına konduracağınız bir öpücükse sizinkisi, şükredin. Size de, ona da “Ne mutlu!” Kıymetini bilin. Ülkü USLU
2010-05-08 01:26:51 |
|
|
|
|
 |
YAZARLAR |
Ülkü Selvi Uslu
GİT BAŞIMDAN BAKLAVA! Bir tarafım masa başı çalışanıyken, ruhum ev kadını annem.
|
Şebnem Güler Karacan
Kedi gibi mırıldanan kadınlar ve onlara koşan erkekler... Son zamanlarda sıklıkla gördüğüm aldatma aldatılma vs olaylarında gördüm ki...Ke
|
Betül AŞIK
Sana Yürüyorum Karanlıkta... Cırcır böceklerinin sesleriyle şenlenmiş karanlık bir yolda yürüyorum sana ulaşa
|
Gülenay Pınarbaşı
Şeyh Galib'e Saygı Kendine hoşca bak; sen dünyanın özüsün. Bütün yaratıkların gözbebeği olan insans
|
Havva Türe
EYVAH! İFTARA MİSAFİR VAR Birkaç gün üst üste iftara davetli olup, orucun da rehavetiyle bütün işleri seri
|
Av.Alev Sezen
KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI GÖREVDEN ALINMALIDIR! AKP döneminde başlayan kilise restore etme ve ibadete açma furyası son sürat dev
|
Elif Kavakçı
Veda Teksas'ta, güneyin sıcağını, rahatlığını, yavaşlığını ve huzurunu bırakıp, kuz
|
Deniz Arcak
Kadın olmak, Aaaa Evet Şöyle ki;
|
| Tüm Yazarlar |
|
|
 |
KONUK YAZARLAR |
Sema Karabıyık
Öğrencisiz Öğretmenler! Atamasını bekleyen, her güne hayalindeki mesleği insanca koşullarda yapabilmek i
|
Abbas Güçlü
SINAV İMPARATORLUĞU SARSILDI TUS ve KPPS ne olacak?
|
Amberin Zaman
Emine Erdoğan'ın öğrettikleri Pakistan Ziyareti
|
BEJAN MATUR
İndus Vadisi'nde merhamet yolculuğu İndus Vadisi sular altında kaldığı için midir bilmiyorum, bana bitmez tükenmez g
|
| Tüm Konuk Yazarlar |
|
|
|