Bu hikayede on üçünde yaşlı biriyle evlendirilmiş bir Hatice Hanım vardı hatırlarsanız. Evlilikten nefret etmiş, bir taraftan da temizlik ve namusluluk abidesi. Yanında bir sürü çalışanı; ki tikir tikir dolanıp günde on kere kontrol eder hepsini. Zamanının gereği, hayli de Batı özentili. Zira timsali yüksek ökçeleri kısa boylu, zengin, sonradan dul hatunun. Yazdırtmayın bana elalemin hikayesini yeniden, biliyorsunuz onu. Hani hastalanır da doktoru der; derdinizin çaresi düz, rahat, yumuşak terlikler... Çıkarır da topukluları bir rahat eder, tüm ağrıları geçer. Fakat o mükemmel çalışanlarının basmadığı rezilliği kalmaz birden evin her yanında tısıl tısıl gezinirken. Sonra bakar ki başedemeyecek, onu gör bunu gör; giyer yeniden yüksek ökçeli ayakkabılarını ve adeta bir kör gibi gözünün görmediğinden rahat olur vicdanı; sızım sızım ağrısa da her yanı.
Şimdi onun gözünü yumduğu noktadan gelelim bana ne göründüğüne. Ne göreceğim efendim; yine kim olmuşum da gümüşünden ahkam keseyim? Bunlar öylesine naçizane sezgilerim ki rahat bırakmazlar altın olup çenemi tutabileyim. Bugünlerde tam sezonu; ilköğretiminden yüksekokuluna bir mezuniyet balosu, bir sünnet ya da bir evlenme töreni gibi şık şıkıdım arz-ı endam edilesi bir kutlama sizin de derdiniz olmuşsa; yahut öylesine varsa bir kavafiye dolaşmışlığınız farketmişsinizdir bir ayak bunlarla nasıl rahat eder dedirten, göğe merdiven dayamış topukluları. Bana öyle geliyor ki onca kazan kaynıyorken her tarafta, biz kadınlar cenahında çağın sorunu olacak bu yüksek topuk durumu. İnanın bu kadar alıp başını yürüdüğünü bilmiyordum meselenin. Kısa boyun bu kadar sorun olduğunu, durduk yerde başımızın o denli göğe ermesi ve de uzunmuş gibi olmamız gerektiğini, küçücük kızların bile bu dertten muzdarip olduğunu... Yoksa nasıl nasıl dile getirirdim şimdiye, bebe mağazalarının vitrinleri yüksek ökçelerle dolmadan önce. Artık, geçenlerde yaptığım gibi mağazanın orta yerinde “Bu neyin arzıdır kardeşim, kim talep ediyor bunları?” diye piyasanın kulak zarını patlatırcasına avazım çıktığı kadar sesli düşünmüşüm ne yazar. Ne çare raflarda sıra sıra dizilmişken minicik ayaklara göre lameden, doreden sivri topuklu ayakkabılar. Anası babası artist bir Batılı cimcimenin ayağındaki, benim bacımın kucağındaki bukleliye bu kadar mı çabuk sirayet eder? Vah yazık! Diğer yandan da sokaklarda dövünürüz vay efendim, üç kere dört edermiş çocuk gelinler diye.
Suçu, göşterişe meraklı anasının kurbanı oncağıza mı bulsak doğru, yoksa kendi aymazlığımıza mı? Neydi adı “saça miya” mıydı, kimdi? Yok yok, onun topuklu ikoncan olmak için daha var birkaç senesi; “surriii” ydi herhal. Zaten diğeri olsaydı bizim Bolulu Emine Teyze sormuştu şimdi: N’apamiya napamiyaaa? Yapıyorlar Emine Teyze, yapıyorlar yapacaklarını bir güzel, merak etme. Hem de “aaa!” dedirtirken bize...
Mağazacı da bana hak vermiyor değil; keşke diyor herkes sizin gibi düşünse. Babalar ne anlasın süsten püsten, inanın anneler istiyor bunları özellikle. Siz bari getirmeyin böylesini diyorum, çizginiz belli, tepkiniz oluşsun, satmayın minicik kızlara bu topuklu ayakkabıları. Ben satmasam diyor, yandaki dükkan satacak, ekmeğimden mi olayım? O da doğru, şimdi bir benim acayibime gitmiş diye çocuk modası mı değişir, piyasa mı belirlenir? Baştan dedim zaten size ben kimim diye...
Sahi, benim ilköğretimi bitiren kızımın mezuniyet balosu alışverişindeyim bu arada. Sizi de ondandır sürüklüyorum peşimden dükkanlarda. Aslında bu maksadını aşan, gösterişte sınır tanımayan okul sonu kutlamaları anaokuluna indi zahir. Yavrucaklar başından görüyor, peşin peşin alıyorlar heveslerini herşeyden. Lise bitir, üniversiteye gayret et de bir cübbe giy, kep tak kısmet olsun hevesi kalmıyor. Eh, giyiminden kutlama yerlerine kadar tüketim piyasası da canlanıyor bu arada. Yazmışken sırf yüksek topukla kalmayayım dedim. Hani hazır sizınlayken!.. Dert sade topuk olsa neyse... Olur mu hiç “altı kaval üstü şeşhane”? Ayağına topuklu ayakkabı giymiş küçücük kızın onsekizlik ablalarının taklidi abaye elbisesi olmalı bir de. Yok öyle analarının çocukluğundaki gibi bebe yakalısı, karpuz kollusu, fistolusu, ne bileyim puanlısı. Ayrılan reyonda beşinden onbeşine, boy boy mevcut; en fiyakalısından transparanı, straplezi, derin dekoltelisi. Bir daha da yazmak kısmet olmasın bana yan yana bu kadar yabancı kelimeyi.
Satıcının dediği gibi yanındaki giyerken senin ki boynunu mu büksün, arkadaşlarından farklı mı görünsün anası aykırı düşünüyor diye? Çare yok, bir parça da olsa uyacaksın piyasa koşullarına, ayakkabının düz tabanında diretebileceksin belki, elbiseyi biraz uzunca tutacaksın seneye dayının düğününde de giyersin bahanesiyle. En önemlisini unutuyordum bakın! O küçücük kızın kuaföre gitmesi gerek bir de. Yapamazsın iki yandan kurdeleli kuyruk. Devir değişti, öyle anası gibi saçı ilk defa nişanında yapılsın, onu da abartılı bulup bozsun değil şimdiki nesilin fikri. Tüm sınıf, baştan ayağa şekil itibariyle modern bir balo ile birbirine veda edecek belli ki. Çocuklukları da ilköğretim eşiğinden öteye geçemeyecek demek ki. Baloda, salonun orta yerinde onsekizlikmiş gibi görünen onbir yaşında kızlar, “Nossa Nossa” eşliğinde sağa sola savrulurken, siz kendi beşinci sınıfınızın ponponlu çoraplı son müsamere gününü düşüne durun. Kızınız koşup kulağınıza fısıldasın: “Bir saç için neler ettin; makyajlı olanları da gördün mü anne? Ben sana demiştim öğretmen kızmıyor diye...”
Maalesef görün ve korkun ortalıkla başedememekten iki kızınız olmakla. Alem buysa, kızlarınızı da alıp topuklamak isteyin yükseklere, taa uzaya.